Hesabına Giriş Yap

Kullanıcı Adı *
Şifre *
Beni Hatırla

Hesap Oluştur

Yıldızla işaretlenmiş alanların doldurulması zorunludur! (*) are required.
Ad *
Kullanıcı Adı *
Şifre *
Şifreyi Doğrula *
E-mail *
Email Doğrula *

Nurullah Bora

Font Size

SCREEN

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Medyada Din Ve Çocuk

Öğeyi Oyla
(0 oy)
Yazan  Eyüp Özcan | Kategori: Din Eğitimi

Hayatımızın her alanında vazgeçilmez bir unsur olan iletişim araçları ve bunların meydana getirdiği renkli kültür.

 

GİRİŞ

Hayatımızın her alanında vazgeçilmez bir unsur olan iletişim araçları ve bunların meydana getirdiği renkli kültür. Hepimiz bu kültürün içerisinde payımıza biçilen rolü oynamaktayız. “Oynamaktayız” derken kendi müdahalemizin ne kadar olduğu tabi ki tartışılabilir. Fakat şu bir gerçektir ki kimisi bu kültürle oynamakta, köşe başlarında durmuş keyif çatmakta, kimisi ise bu kültürün yani köşebaşındakilerinin oyuncağı olmaktadır.
 
Medya gibi bir dünya ve bu dünyadan kazanç elde eden seçilmiş şanslı insanlar. Kendilerinden başkalarını hep ayrı gören, fakat ayrı gördüklerinden de ekonomik sebeplerle bir türlü kopamayan bir zümre.

Medyamız, maalesef kurulduğundan günümüze hep kültümüzden uzak bir görünüm çizmiştir. Zamanla medya bu mesafeyi daraltmış ve adeta kültür kendisi olmuştur. Tabi yabancılaşma özelliğini kaybetmeden bu mesafeyi kapatmıştır.

Konumuz medya da din ve çocuk. Geniş bir alanda inceleme gerektiren konuyla alakalı her şeye değinmek tabiî ki mümkün olmadı. Umarız verilen temsili örnekler konunun ifade edilmesi adına belli bir yeterliliğe sahiptir. Çalışmamızda ilk olarak medyanın ne anlama geldiğine ve medya organlarına ve iletişim araçlarına değindik. Daha sonra medyanın ülkemizdeki tarihsel sürecine değinerek, dinin bu süreçteki yerini ele almaya çalıştık. Diğer başlığımızda medyada din konusunu ele aldık ve son olarak da medyada çocuk, bu alanda yaşanan problemler ve çözüm yıllarına değinerek çalışmamıza son verdik.

Böyle geniş bir alanda konunun birkaç sayfada özetlenmesi oldukça zor bir iş, ama genel bir bakış açısı oluşturması bakımından böyle bir çalışma önemli tabiî ki.

Dinin son dönemde yükselen bir değer olması ile beraber iletişim dünyasında ve medyada yaşanan olumlu gelişmeleri dikkatlice takip ediyoruz. Dileriz ki bu gelişmeler katlanarak devam eder.      


MEDYA NEDİR?

Bizim, Türkçede medya olarak kullandığımız, İngilizcedeki media sözcüğü, araç, orta, ortam aracı, anlamlarına gelen medium (Latince medius) sözcüğünün çoğuludur. Diğer yandan, Türkçe’de “media” sözcüğünü karşılamak üzere, oldukça hantal kaçmakla birlikte, “kitle iletişim araçları” kavramı da kullanılmaktadır. Ancak, kavramın kullanışsızlığı, Türkçe olmasa da, medya daha yakın bir kullanım kazandırmıştır. Bununla birlikte, “medya aracı”, “medyalar” gibi yanlış kullanımlarının da gösterdiği gibi, kavramın kullanışsızlığı medya sözcüğünün, genellikle belirli bir kafa karışıklığıyla birlikte dilimize girdiği de söylenebilir.

Medyanın yerine kullanılan kitle haberleşme araçları Devlet Planlama Teşkilatının Özel İhtisas Komisyonuna göre şu şekilde tarif edilmektedir:
“ Kitle haberleşmesi, bir ülke veya dünyanın herhangi bir kesimindeki düşünce, bilgi, görüş ve olayların çoğaltılarak, birçok kişi tarafından takip edilerek değerlendirilecek tarzda basılı, sesli veya hem sesli hem görüntülü olarak yayın şekline dönüştürülmesi suretiyle gerçekleştirilen haberleşmedir. Bu haberleşmeyi, ülke ve dünya çapında kitlelere ileten, ulaştıran, duyuran ve gösteren yayın vasıtalarına da kitle haberleşme vasıtaları denir.”  Kitle haberleşme vasıtaları medya kelimesinin karşılığı olarak veya medya organların karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Medya sözcüğünün tarifinden yola çıkarak şu karşılaştırmalara varılabilir.
 1. Medya = televizyon, 2. Medya = teknoloji/araç, 3. Medya = popüler kültür

Medya, sözcüğün kökeni itibariyle aracı olan, doğrudan olmayıp etkinlikleri dolayımlayandır.
Günümüzde kullandığımız anlamda medyanın 3 boyutu var:
 *Teknoloji-üretim ve kullanıma sunulma süreçleri,
 *Toplumsal ilişkiler (kurumlar)-profesyoneller, medya örgütleri ve medya endüstrisinin iç işleyişi ile diğer örgütler ve toplumsal kurumlarla ilişkileri,
 *Kültürel biçimler/ürünler -gazetelerin, programların, vb.; dolaşıma girme, okurlar ve izleyiciler tarafından anlamlanma süreçleri. 

 Konu hakkında, bu gibi görüşlerin olmasına rağmen günümüzde insanlar arasında medya deyince ilk akla gelen televizyonlar, gazeteler ve internettir. Tesir ve telkin özellikleriyle hepsine birden medya denmektedir. Medya insanların bilinçlenmesinde ve günümüzde olan olayları takip etmelerine yarayan bir araçtır. Kısa ve basit bir tabirle böyle ifade edebiliriz.


Medyadan Kastedilen İletişim Araçları

Medya kavramı en geniş anlamı ile kullanıldığında karşımıza çok kişiye ulaşabilen her türden sözlü, yazılı, basılı, görsel metin ve imgeleri(kitaplar, gazeteler, dergiler, broşürler, billboardlar, radyo, film, televizyon, internet gibi) içeren çok geniş bir iletişim araçları yelpazesi çıkmaktadır.


Medyanın Ülkemizde Tarihsel Gelişimi Ve Bu Gelişimde Dinin Yeri

Medyanın günümüzde bu kadar büyük bir güce ve etkinliğe sahip olmasındaki tarihsel süreçten de bahsetmek gereklidir. Yukarıda medyanın tarifinde geçtiği üzere, medyanın bir anlamı da kitle iletişim aracıdır. Kitle iletişim araçları adına atılan ilk adım 1729 yılında matbaanın ülkemizde kullanılmaya başlanmasıdır. Böylelikle kitlesel üretimin başlangıcı olmuştur. Ardından 1830 yılında ilk Türkçe gazete yayımlanarak bu sahada önemli bir yeniliğe daha imza atılmıştır.  

Konumuzun genelini ilgilendirdiğinden dolayı şu konuya temas etmeden de geçemeyiz. Matbaa ve kitap basımı yenilikçilerin tekelinde olan bir alan olduğu için ilk planda çekinilmişse de sonradan matbaanın yaptığı tüm yayınların İslami nitelikte olduğu görülmektedir. Medya adına atılan bu ilk adımlarda İslam kimliğini taşıyan insanların konuya mesafeli yaklaşmaları, o kültürün İslam’dan uzak şekillenmesinde etkili olmuştur. Bu geri durmanın sıkıntıları hala çekilmektedir. Dinin güzelliklerini insanlara aktarmanın sadece birkaç yolla olduğunu düşünmek maalesef belli kalıplarda hapsolan bir din anlayışını ortaya çıkarmıştır.
Ülkemizde ilk yayınlanan gazete büyük çoğunluğu Avrupa’da tahsil görmüş kişilerce hazırlanmış ve yayınlanmıştır. Gazeteciliğin temelleri ülkemizde az önce bahsettiğimiz sebeplerle de batıcılar tarafından atılmış ve geliştirilmiştir. 

İslami niteliklere sahip ilk yayın faaliyeti için 1875 tarihine kadar beklenilmiştir. Yani yaklaşıl 50 yıl beklenmiştir. Bu vasıflara sahip ilk gazete Sadakat’tir. Sonrasında çeşitli gazete ve dergiler Cumhuriyetin ilanına kadar yayınlarını sürdürmüşlerdir. Fakat Cumhuriyet'ten sonra uzun bir süre İslami yayınlar ortadan kalkmıştır. Bu dönemi 1942 yılında Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğünün yayınladığı şu tebliğine bakarak anlayabiliriz sanırım:
“Bizler ne şekil ve surette olursa memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”  

1927 den itibaren yayın faaliyetine başlayan radyo ise ilk dini yayınını 1950 tarihinde ancak yapabilmiştir. Bu, dini yayın yasağının kaldırılmasıyla mümkün olmuştur. Dini yayın Ankara ve İstanbul radyolarında, haftanın üç günü, belirli saatlerde, Kuran okunması şeklinde gerçekleşecektir. Bu karar bazı çevrelerce hayretle karşılanmış, devletin radyosunda Kuran-ı Kerim okutulmasının politik icaplardan ileri geldiği kanaati ortaya konmuştur.
 
Medyanın en güçlü organı olan televizyon ülkemizde 1950–60 yıllarında kullanılmaya başlanmıştır. İlk kullanım sebebi şehir nüfusunda meydana gelen yükselme yani şehirleşmedir. 1950–60 arasında Türkiye’de tatbik edilen ekonomik politika, toplumumuzu bir “tüketim toplumu” haline getirmiştir. Mal ve hizmetlerin tüketicilere ulaştırılmasında gazete ve dergilerin yetersiz kaldıkları bu dönemde; daha kalabalık halk yığınlarına ulaşabilmek ve özel sektöre destek olabilmek için, TV gibi çekici bir vasıtayı kullanmak ihtiyacı belirmiştir. Türkiye’de TV yayınlarını ortaya çıkaran en önemli ikinci sebep bu olsa gerektir.

Ekonomik menfaatler üzerinde kurulan ve ilerleyen televizyonun kullanılmasında da, -o dönemin siyasi durumun etkisiyle de-, batı kültürü etkili olmuş, yine din ve dini yayınlar bu gelişmenin uzağında kalmıştır.
Televizyonlarda ilk dini yayınlar adına yapılan yayınlar, birkaç dakikalık Kuran okuma, dini musikiden kısa bir parça, bazı kısa süreli görüntüler veya iki dakikalık tefsir şeklinde olmuştur. Fakat bu yapılanlar hiçbir zaman doyurucu olmamıştır. Ayrıca yapılan bu yayınların estetikten uzak olmaları da izlenilmesini engelleyen bir başka sebep olmuştur. Yapılan yayınlarda dinleticiler kendilerinden ve sosyal hayata müteallik meselelerden bir şey bulamamaktadırlar. Anlatılanlar soyut ve anlamsız kelimeler yığınına dönüşmektedir. İşlenen konularda ağaçlar, böcekler, kuşlar geniş yer bulmakta fakat asıl ihtiyaç sahibi insanlar dertlerine uygun devayı o programlarda bulamamaktadırlar. İlk dönemde tek TV kanalı TRT'nin yayınlarında bazı incelikleri görmezden gelmesi de yayın politikası adına eleştirilen konulardandır. Mesele yayınlanan mevlit programında küçük çocukların hiç gösterilmemesi, dini programlarda başörtülü kadınların, takke ve başlık giyenlerin görüntülerine yar verilmemesi, mübarek gün ve gecelerin normal günlermiş gibi algılanması örnekleri verilebilir.  

Doksanlı yılların başında TRT'nin yanında özel televizyon kanallarının kurulması, yayıncılık adına çok hızlı gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Artık dini programların ötesinde müstakil dini kanallar kurulmuştur. Bilgisayar ve ardından internetin hayatımıza girmesiyle beraber de medyanın kuvveti yavaş yavaş o tarafa doğru kaymaktadır. İnternet de herkesin özgürce at oynattığı bir dünya olduğu için yayıncılık adına önümüzdeki yıllara damgasını vuracak medya organı olması bakımından önemlidir.      
 

Medyada Din
Akıl almaz hızda ortaya çıkan yeniliklerin ve ayak uydurmada zorlandığımız gelişmelerin yaşandığı yüzyılımızda, kitle iletişim araçları sayesinde, toplumsal bilginin, kültürün oluşturulması ve yeniden üretilmesi konusu son derece önem kazanmış durumdadır. Medya bu ideolojik işlevi, karmaşık hatta çelişkilerle dolu bir ortamda yerine getirmeye çalışıyor. Günümüzün medya toplumu, insanları birbirine bağlayan ortak bilinci, neredeyse bir popüler kültür düzeyinde yeniden üretiyor. Yeni değerler kitle iletişim araçları tarafından kollanıyor, bazı değerler, sanki değermiş gibi yeniden altı çizilerek vurgulanıyor ve günümüzün iletişim ortamında, toplumsal değerler, normlar, örf, adet ve gelenekler birbirine karışmaya başlıyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırma gücümüzden giderek uzaklaşıyoruz. İnsanımız, aileden gelen, tarihimizden, kökümüzden gelen değerlerle yüklü. Ancak, günümüz insanı, kitle toplumu olarak var ve kitle iletişim araçlarının simgeler dünyasında doğuyor ve büyük ölçüde de bu simgelerle besleniyor. Biz var olan bu değerlerimizi, söz konusu simgeler dünyasında iletişim araçlarına yükleyemez isek, konuştuğumuz onca veriyi, bir değer halinde kodlayamazsak ve propaganda yöntemleriyle iletişim araçlarını dünyaya dağıtamazsak, bu değerler sadece ve sadece bize ait olarak, kapalı bir dünyada kalmaya mahkumdur. Ne yazık ki böyle de olmaktadır.

Kitle haberleşme vasıtalarında din eğitimi, hatta eğitim amacı güdülmeyen programlarda bile haberleşme kavramı içinde din konusunda belli oranda mesaj bulunabilmektedir. Günümüzde dünya dengeleri değişmiş, insanların gündemine küreselleşme, globalleşme gibi kavramlar yerleşmiştir. Değişen bu değerler içerisinde, din, dünyada yükselen değer olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Bu değişim sürecinde teknolojiyi üreten toplumların öncelikle bu teknolojiyi kendi istifadelerine sunuyor olmaları, teknoloji vasıtasıyla kültürlerini, dini anlayışlarını da teknoloji transfer ettikleri ülkelere, teknolojileriyle birlikte ihraç etme çabasında bulunmaları, din konusunda insanları bilgilendirme olayının da umumilik ve yaygınlık sıfatı göz önünde tutulduğunda, toplumun din konusunda aydınlatılmasında her türlü yayın vasıtası ve kitle haberleşme araçlarından yararlanma keyfiyetinin önemi kendiliğinden gözler önüne serilmektedir.
 
Yaşadığımız çağda toplumun bilgilendirilmesi ve aydınlatılmasında en kestirme ve etkili yol sesli ve görüntülü yayınlardır. Yayın araçlarının en yaygın olanları ise internet, televizyon, radyo, video, sinema filmleri, CD’ler ve oyunlardır. Ülkemizde hemen her ilçede kurulu bulunan radyo ve televizyon kanalları ile ulusal çaptaki radyo ve TV'ler, bazen direk dini programlar yaparak, bazen de dolaylı yoldan halkımıza bilgiler vermektedirler. Ancak bunların hepsinin müspet yönde olduğunu söylemeye imkan da yoktur.

Medyanın desteğini sağlamayan veya medyaya sempatik gelmeyen atılım ve projelerin başarıya ulaşma şansları hemen hemen yok gibidir. Çünkü medya her düşüncede, her işte, her projede vardır. Hoşumuza gitse de gitmese de bu böyledir. Medya milletler arası bir güçtür. Medya sınır ötesidir. Medyanın dini ve milleti yoktur. Her türlü olayın yanında ve içinde olmayı kendisinin en tabii hakkı olarak görür. Her olaydan kazançlı çıkmayı başarır. Medyanın başlattığı ve karıştığı veya takibe aldığı olaylar daha da içinden çıkılmaz bir hale gelir, esrarengiz bir havaya bürünür ve böyle devam ederse yüzü güler. Olayın siyasi gayri siyasi, insani, gayri insani, ilmi, gayri ilmi olması da onu ilgilendirmez. Yeter ki olay çarpıtılmaya, yayılmaya veya istismar edilmeye müsait olsun. Örneğin şehitlerin cenazesi onu fazla ilgilendirmez. Ama bir cenazede kendilerini parlayan, bağırıp çağıran, yerden yere atan, mezarların üzerinde yuvarlanan acılı insanlar onu ilgilendirir. Şehidin tabutunun gerisinde vakur bir şekilde yürüyen insanları görüntüye bile getirmez. Gecekondu yıkımında kendilerini buldozerlerin önüne atan üstünü başını paralayan insan onu ilgilendirir. “Haksız olarak bu gecekonduyu yapmıştım, simdi ise belediye haklı olarak yıkıyor” diyerek olayı sakin sakin seyreden kimse onu ilgilendirmez.

Kainata ve hadiselere baktığımızda meydana gelen olaylar, ya insanları ya sevindiriyor veya üzüyor. Düşündürücü olanı ise kainatın varlı ve işleyişinde mevcut. Her nedense medya dikkatleri daha çok üzücü veya sevindirici olaylara yöneltiyor. Medya tabiattaki ilahi nimetlere ve hikmetlere dikkat çekerek insanları düşünmeye sevketse daha hayırlı bir iş yapmış olur. Tabiatla ilgili bazı belgesellerde ve tarihi olay ve mekanları inceleyen programlarda bu görülmektedir. Hayvanlar aleminde, denizin derinliklerinde ve göklerde olup bitenler sanatkarların elinde ve dilinde şekillenince gerçekten seyredenleri düşündürüyor. Medyanın olayların üzücü ve sevindirici yönünü ön plana çıkararak insanları olaydan ibret alınacak tarzda düşünmekten alıkoyması faydalı neticeler vermemektedir.

Metro istasyonuna bırakılan zehirli gaz, bir camiye konulan bomba, yüzlerce yolcusu ile kaçırılan uçak, masum insanların ölmesi veya yaralanması ile neticelenen çeşitli saldırılar, açlıktan ve hastalıktan ölen Afrikalı çocuklar, ibadet eden insanların silahla taranması, bir yanardağdan fışkıran lavların ortalığı kaplaması, işlenilen seri cinayetler veya suçlar, kasırga, deprem, sel… gibi olaylar bazı toplumların çok uzağında cereyan ettiği halde, sanki çok yakında oluyormuş gibi, medya sayesinde bütün insanları tedirgin etmekte, korkulu anlar yaşamalarına sebep olmaktadır.  
        
 Medyanın ele aldığı ger konu maalesef aynı muameleye maruz kalmaktadır. Bu dini konular içinde böyledir. Hatta bazen gülünç durumlara bile düşülmektedir. Mesela, bugün ülke gündemine yerleşen bazı konularda, reyting alabilmek için ehliyetli olmayan kişilere bir kavga ortamı içerisinde dinle ilgili tartışmalar sunulmaktadır. Bu da dini alanda toplumun bir kesiminin yanlış bilgilendirilmesine, bir kesiminin de dini anlayışlara karşı kuşku ve şüphe ile bakmasına neden olmaktadır.

Manzarayı sadece ülkemizdeki haliyle anlatmaya çalışırsak eksik bırakmış oluruz. Dünyada takdim edilen din ve İslam imajı da ülkemizdekini anlamak adına önem arz etmektedir. Dünyada medya tarafından takdim edilen Müslümanlık, İslam’dan ziyade kendi düşüncelerinde maksatlı ve art niyetli planladıkları İslam imajıdır. Bu mutlaka menfi, yıkıcı olacaktır anlamına gelmez. Ne yazık ki medyanın gündemindeki İslam imajı menfi propagandadır. “İslami değerler üzerinde medyanın etkisi” adlı makalede doç. Dr. Sezer Akarcalı şunları söylemektedir:

“Hangi değer yargısıyla, kime nasıl karşı çıkacağız? İslami değerler konusunda hiçbir kuşku yok; ama Türkiye'nin daha doğrusu İslam dünyasının bu medyada algılanışında problem var. Bugün, yayılan araştırmaların çoğunluğunda şöyle bir yaklaşım ortaya çıkıyor: soğuk savaş döneminde, batı medyasında, kötü adam tipleri, daima ve daima doğu bloğu insanlarıydı. Sovyetler birliği başta olmak üzere1980'li yıllardan sonra, yumuşamayla beraber, batı medyasındaki olumsuz bütün imajlar, İslami değer ve İslam'ı simgeleyen semboller ve simgeler üzerine kodlamaya başladı. Bugün, çizgi filmlerde bile, vurulması, öldürülmesi, yumruk atılması gereken tiplemeler, büyük ölçüde İslami çağrışım yapan giysileriyle, konuşmalarıyla, yazılarıyla tiplerdir. Yani bir değer yargısı, batı tarafından bir hasım gibi gösteriliyor günümüzde. 

Batı dünyasının başta gelen en tarafsız araştırmacı ve yazarlarından olan Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce, Latince, Sindice, Urduca, İtalyanca, İspanyolca, Yunanca dillerini ana dili gibi konuşan Alman yazar ve Dünya Dilleri uzmanı Prof. Dr.Annemariec Schimmel; 14 ağustos 1996 tarihinde mülakat yapan Türkiye gazetesinin Almanya muhabiri Hasan Tekin'e şunları söylemiştir:
“Batı, İslamiyet'e teröristçe yaklaşıyor. İslam'a dil uzatan batı cahildir. Medya ise adeta İslamiyet'e saldırı üzerine programlanmıştır! Batının hiçbir şeyden haberi yok Mevlana’yı Yunus'u bilmiyor. Bu batı için gerçek anlamda fakirliktir. Batı, İslamiyet hakkında art niyetli ve aslı olmayan yayınlar sebebiyle olumsuz düşünceler ediniyor. Oysa batının muhtaç olduğu her şey İslamiyet’in bünyesinde bulunuyor. İslamiyet’in hoşgörü, sevgi dini olduğunu onlara anlatıp öğretmek lazım.” 

Yabancı medyanın bu izlenimi edinmesinde milli ve yerel medyanın yadsınamaz bir rolü vardır. Cuma namazlarını müteakip yapılan toplu gösteriler, bağırıp çağırmalar, bayrak açmalar, bazı tarikatlara mensup kimselerin toplu yürüyüş ve zikirleri, çeşitli okullarda okuyan kızların başörtüleri, son günlerde adetleri bir hayli artan dini mevkuteler, dini konferans ve paneller, kadınların aynı salonda fakat ayrı ayrı yerlerde bulunmaları gibi normal olaylar mahalli basında abartılarak verilmekte ve batı medyası da bu malzemeyi dilediği gibi kullanmaktadır. Aynı medya esrar partilerini, okullara kadar uzanan uyuşturucu çetelerini, kızlı erkekli eğlence partilerini, güzellik kraliçesi seçim rezaletlerini, dansöz olarak gece kulüplerinde çalışan üniversiteli kızları, nikahsız yaşamayı moda haline getiren entelleri aynı abartı ile vermemektedir.   

Oruç tutmak bir ibadettir, şartlarına sahip olan bir kimsenin bu ibadeti mutlaka yerine getirmesi gerekir. Medyanın tabii olarak konuyu bu istikamette dillendirmesi icab etmez mi? Oruç gerçeğine bir suçlama yapılamayacağı ve Müslümanların buna fırsat vermeyeceği bilindiği için oruçla ilgili oruçla ilgili bir imaj oluşturuluyor. Nedir bu imaj? Oruç tutan kimsenin tembelliği, orucun sağlığa zararlı olduğu orucun iş hayatını sekteye uğrattığı, oruçlu kimsenin oruç tutmayan kimseye kötü muamelede bulunduğu, Allah'ın kimsenin orucuna ihtiyacı olmadığı, oruç tutmaktansa insanlara yardımda bulunmanın daha yararlı olacağı gibi gerçeğe aykırı saptırıcı ve yanıltıcı düşünceler ileri sürülür. Yerinde gibi gösterilmeye çalışılan bu imajla gerçek suçlanıyor.

Halkın bir takım değer kaymalarına maruz kalmasına karşın, kaybetmemekte direndiği Ramazan ayı algısına, bir şekilde belki zorunlulukla ortak olan TV’lerin, Ramazan programları da ayrı bir ilginçliğe sahiptir. İftar nedeniyle oruç açmak için bekleyen ve o anda dinî duyguların zirvesinde yaşayan insanlara, doğru, gerçekçi, hurafelerden arındırıcı ve zengin dini motifli programlar yapmak yerine, zaman zaman magazin programı görünümünde iftar programları yapılmakta ve bu değer bile yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. Genellikle bu programlarda diğer pek çok programda olduğu gibi, çeşitli ses ve film sanatçıları çağrılarak, yeni çalışmaları vb. üzerinde sıradan konuşmalar yapılmaktadır. Hatta geçtiğimiz yıllarda iftar açmak için okunan ezan dahi ses sanatçılarına okutulmuştur. Bunu yaparken de en azından uzman olmadıkları bir alanda sanat icra eden bu sanatçıların, anlamını bozarak ezanın özgünlüğünü ve kutsallığını yok ettikleri okuma biçimlerini, işi bilen birine dinletme ve yanlışlarını düzeltme yoluna bile gitmemeleri, seyirciye verilen değer ve saygı açısından doğru gözükmemektedir. Dolayısıyla televizyonlardaki dinî yayınlar, niyet ne olursa olsunbazen dini değerlerin önemsenmediği ve aşağılandığı izlenimi vermektedir.

 
Medyanın dejenerasyon etkisi her alanda olduğu gibi kültürümüzün ve dinimizin temel yapı taşı olan aileyi de derinden etkilemiştir. Aile değerlerinin sarsılması, aile içi iletişiminin yok olması şöyle dursun “eş bulma” adı altında tertiplenen programlar sanki aileyi tamamen ortadan kaldırmak için yarılmaktadır.  Evlilik dışı ilişkiler cazip gösterilmekte, bu durum medya aracılığıyla özendirilmektedir. Bunun sonucunda evlilik dışı olan çocukların halini varın siz düşünün. Böyle bir kültür içerisinde evlilik dışı doğan ve o hayatın yolcusu olan birinin, televizyonlar “namus diye bir şeye inanmıyorum” ve “evliliğe karşıyım” demesini sanırım anlamamız çok ta güç olmayacaktır.     
   
   Bizde teknolojinin kullanılmasında olumluların yanında olumsuzluklar daha fazla yaşanırken, misyoner ve diğer din mensuplarının yaptığı ve kendi düşünce dünyalarını ve felsefelerini yansıtan batı kaynaklı programlar, gençlerimizi ve çocuklarımızı etkilemede daha etkili olduklarını görmekteyiz.

Kendi medyamızda dinimiz ve kültürümüz hiçe sayılırken başka dinlere ait motiflerin hissettirilmeden bizlere kabul ettirildiğini ve sempatik gösterildiğini de müşahede etmekteyiz. Mesela “Savaş ve Anılar” adlı belgeselle Almanya’da Hitler döneminde 5–6 milyon Yahudi’nin öldürüldüğü mesajı verilerek, Yahudilere karşı sevgi, Almanlarla, hayatın her kesiminde onlara karşı olabileceklere “Yahudi” propagandası yapılmaktadır.  Bunun yanında medya sayesinde, yapılan debdebeli yılbaşı programlarıyla, batı dünyasının Noel kutlamaları bizde daha bir itina ile kutlanır olmuştur. Bol kilise görüntülü film ve diziler, çocuk ve gençlerimizin davranışlarında izler bırakmaktadır. Artık onlar gibi haç çıkaran, yemek duası yapan ve mumlar yakan çocuklar çevremizde kendini göstermektedir.
 
Medya kültürünün dini ve milli değerlerimize vurduğu darbeyi köşesindeki yazısında çok iyi ifade eden Taha Kıvanç'ın yılbaşı kutlamaları ile ilgili şu cümlelerine yer vererek, bu bölümümüzü de noktalamak istiyorum:
“Dansözler, müstehcen espriler, dekolte kıyafetli sunucular, milli piyango ve çeşitli şans oyunları… Türkiye’deki milyonlarca insanın yeni yıla girerken gördüğü ve yakından izlediği bunlardı. Piyango ve çalışmadan, alın teri dökmeden, hak etmeden kazanılacak milyarlar… Evine kadar giren elindeki şampanya kadehini yüzüne kaldırarak “şerefe” diyen kadın sunucular… Kıvrılıp bükülen dansözler…
Böyle girilen bir yani yılın ülke için hayırlı olabileceğini düşünemiyorum ben”  

  

Medyada Çocuk
İletişim araçlarının olumlu kullanıldığı takdirde eğitici, öğretici ve sosyalleşmeyi destekleyen birer vasıta olduğu unutulmamalıdır. Çocukların iyi eğitilmelerinin bir yolu da iletişim araçlarından, TV'den, bilgisayardan ve internetten en iyi şekilde istifade etmektir. Artık bilgisayar ve internetle çocuklar dünyanın her yerindeki bilgiye ve gelişmelere ulaşabilmektedirler.

Çocuk çevresinden edindiği izlenimlerle öğrenen ve öğrendikçe de büyüyen bir varlıktır. Çocuğun öğrenmesi ile alakalı teorilerden birisi de model edinme yoluyla öğrenme yaklaşımıdır. Model edinmede özdeşleşme ve taklitle olmaktadır. Taklit ve özdeşleşmede farkında olmadan öğrenme söz konusudur. Özdeşleşme süreci içinde çocuk, önündeki modelin karakteristiklerine uygun olarak duyar, düşünür ve hareket eder. Şüphesiz bu süreçte çocuk için önemli olan seçilen modeldir. Bundan başka çocukça dürtüleri dizginleme yeteneği çok zayıf olduğundan televizyondaki dizi kahramanının şiddete yönelik davranışları, çok kolay bir şekilde ondaki saldırganlık dürtülerini harekete geçirebilir. İşte bu realiteden sonra çocuk ve televizyon ikilisi düşünüldüğünde gösterilecek ihtimamın derecesi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Çünkü gölgelerin gücü adına Hee-man, Pokemon, Harry Potter gibi kahramanlarla yetişen çocuklardan ahlaki değer ve erdem beklentisinde olmak çok da isabetli görülmemektedir.     
 
Örnek alınan bu modellerle çocuklarımız artık “örümcek adam” kadar güçlü, kızlarımız “Barbie” kadar güzel olmak istiyor. Örnek kahramanların imajı o kadar da masum değil ne yazık ki… Kızımız, “zayıflık güzeldir”, “bakımlı olmak gereklidir” gibi modern çağ dayatmalarını içselleştiriyor. Büyüdüğünde zayıf kalabilmek için kendisine eziyet ediyor, bakımlı olmak adına belli malzemelere servet yatırıyor. Oğlumuz ise şiddetin her türlüsüyle küçük yaşta tanışıp, “kılıcın kalemden daha keskin” olduğu inancıyla büyüyor. Yetişkin bir erkek olduğunda ise, hem iş hem ev hayatında gücünü yapıcı değil yıkıcı şekilde kullanmaya devam ediyor. Çok küçük yaşlardan itibaren, film endüstrisi tarafından oluşturulmuş “sahte kahramanlar” gibi giyinmek, yürümek, hareket etmek istiyor evlatlarımız. Siz ne kadar bir Müslüman için örnek şahsiyetin Peygamber Efendimiz olduğunu ifade etseniz de somutlaştıramadığımız, çocuğun dünyasına hitap edecek şekilde onu anlatamadığınız için tüm sözler havada kalıyor. Ve çocuk kendisine ideal kahramanlar bulma ihtiyacını bu renkli dünyada gideriyor. Bir sahte kahramandan sıkılmaya görsün, yeni bir tanesinin film yapımcıları tarafından çoktan oluşturulduğunu fark ediyor zaten. Peygamber, sahabe ve milli kahramanların aslında çocuklarımız için cazip ve macera dolu olan hayat hikayeleri ise raflardaki birkaç kitap içinde okunmayı bekliyor. 

Kitle iletişim araçlarının, milli kültürümüzün yayılması geliştirilmesi ve tanınması konusunda çocuklar ve gençler için vazgeçilmez bir unsur olduğu vurgulanmıştır. Bu düşünceyle yayın faaliyetlerine başlayan medya organları, kısa zaman geçmeden amaçlarından yüz seksen derece saparak farklı amaçlar doğrultusunda yayınlar yaptıkları ve kültürümüzde ciddi yaralar açtıkları görülmektedir. Asli hüviyetlerini kaybeden yayın organlarının geldikleri bu noktalardan geri dönüş yapmaları oldukça zor görünmektedir.

Ekranlarda yapılan çocuk yayınları inceleme altına alınmadan televizyonlarda boy göstermeleri, çocuklarımızın üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğurmaktadır. Bu programlar uzmanlar tarafından hazırlanılması gerekirken, maalesef bir kazanç kapısı olarak düşünülmüş ve çocukların ilgisinin ötesinde büyüklerinin cüzdanlarına hitap eder tarzda meydana getirilmiştir.

Psikolog Dr. Jung Bay Ra'nın yaptığı ankette “ Babanızı mı daha çok seviyorsunuz, televizyonunuzu mu?” sorusuna, ankete katılan çocuklardan % 44 ü televizyonu,¬ “Annenizi mi daha çok seviyorsunuz, televizyonunuzu mu?” şeklindeki bir diğer soruya, televizyonu diyenlerin oranı % 20dir.

18 yaşımdaki bir çocuk, ömrünün üç yılını ekran başında geçiriyor. Çocuk, o yaşa kadar televizyonda 18 bin cinayet ve çok sayıda soygun, tecavüz, hırsızlık olayına şahit oluyor. 
İtalyan radyo televizyon kurumu RAİ “televizyonun çocuklar üzerindeki tesiri” adlı araştırmasında tüm dünya çocukları için şu genel yargılara varmışlardır:
“Televizyon en tehlikeli elektrikli ev aletidir. Televizyonun olumlu yanlarını şu şekilde sayabiliriz; Boş zamanlarında çocukları eğlendiriyor. En önemlisi, dillerini zenginleştiriyor. Özellikle okuma-yazma oranının düşük olduğu toplumlarda, televizyon, dil okuluna anlamına gelir. Fakat olumluların yanında olumsuzluklar o kadar fazladır ki; TV,  tıpkı bir cadıya benziyor. Çocuklara şiddet öğreten, onlara uyuşturan kötü bir cadı. Çocuklar, ailelerinden ve öğretmenlerinden çok televizyona inanıyorlar. Bununla birlikte, televizyon anneden daha güzel, çünkü çocuğu eğlendiriyor ve dilini zenginleştiriyor.”

Televizyonun, çocuklar üzerinde zararlı tesirleri üç şekilde özetlenebilir: Yorgunluk, şiddet yahut saldırganlık ve kültür bozulması… Fransa ve ABD’de yapılan araştırmalara göre de; çocuklar yılda ortalama 1500 saati televizyon başında, 900 saati de okul sıralarında geçiriyorlar. Televizyonun % 32 oranında kişide uyuşukluk, tembellik yaptığı tespit edilmiştir. Çok yüksek olmamakla birlikte sinirlere % 8, sağlığa % 4, dikkate % 3 etkisi olduğu belirtilmektedir. Herhangi bir etkisi olmadığını belirtenlerin oranı ise % 44 dür.   
 
  Çocuklar ve gençler arasında oldukça önemli bir konu da şiddet ve porno içerikli yayınlardır. Bu tür yayınlar çocukları henüz erken dönemde yetişkin problemleriyle karşı karşıya bırakma, kendi dönemiyle arada çatışma yaşamaya itmenin yanı sıra, özellikle ergenlik dönemi gençlerini aşırı uyarmakta, gelişim çağlarına uygun davranışlar yerine, sadist davranışları özendirmektedir. Bu tür yayınlar, günümüz televizyon yayıncılarının en sık kullandıkları yayınlardır. Bu yayınlar sonucudur ki, saldırgan davranışlar idealize edilmekte ve çocuklarda bu eğilim güçlendirilmektedir. Nitekim yapılan pek çok araştırma, TV’lerdeki saldırgan davranışları izleyenlerin, saldırgan tepkilerinde artış olduğunu doğrular. Bu eğilimin gerçek bir güce dönüşeceği konusundan da emin olmayan yahut deneyimleri sonucu gücünün sınırını anlayan çocuklar, bir büyüme korkusuna da kapılabilmektedir. Bu korku da çocukların içtenlikli ve güvenli bir duygusal yaşama sahip olmalarını kendi duygularını kendilerine göre geliştirme kapasitelerini kısıtlamaktadır. Yoğunlukla, nefret ve düşmanlık duyguları ve intikam hisleri pekiştirilerek, sosyal hayatta her dış tepkiye bu hislerle karşılık verme davranışı yerleştirilmektedir. Bunun sonucunda bencil ve sadist bir kişilik oluşmakta ve ileriki yaşamda kendi kendisine ve çevresine yabancı bireyler yetişmektedir.

Bunların dışında son yıllarda oldukça artan sayıda yayınlanan magazin programları da genellikle toplumun değerlerinden uzak sanatçıların yaşantılarını cazip göstermek suretiyle olumsuz modeller sunmaktadırlar. Bu modelleri taklit etmek, maddî imkanların iyi olmasını da gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla toplumda sabır, kanaat, şükür v.b. kavramlar gündelik yaşantımızdaki anlamını kaybederek, yerine “ne şekilde olursa olsun, neleri feda etmek gerekirse gereksin, yeter ki ben de zengin olayım” anlayışının özlemi körüklenmektedir.

Eğitim adına çözüm bekleyen önemli konulardan biri de sokak çocukları konusudur. Çeşitli nedenlerle sokakta yaşamaya mahkum edilen çocukların sayısı o kadar fazladır ki, bu tehlike, yetkilileri de çeşitli önlem paketleriyle harekete geçirmiş durumdadır. Zaten sokakta olmalarıyla büyük bir çöküntü içinde olan çocuklar, medyanın onları potansiyel suçlu olarak tanıtmasıyla da iyice toplumsal hayattan soyutlanmışlardır. Hatta bazı yayınlarla sokaklar, çocuklara özendirilmektedir. Medyanın bu konuda daha duyarlı olması gerekmektedir.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. M. Ruhi Köse, medyanın çocuklara etkisini ve sokağa özendirmesini su cümlelerle ifade etmektedir:   
“Türkiye’de çocuk kendini medyada keşfediyor. Dünyayı medyadan öğreniyor ve doğru yanlış değerlendirmesi yapamadığı için de medyadaki yayınlardan çok etkileniyor. Çeşitli nedenlerle (Kahraman Çocuk) yaratan medya, çocukları sokağa özendirici rol oynuyor. Örneğin, ünlü bir komedyenle bir GSM şirketi reklamında oynayan boyacı çocuk, bir banka reklamında su satarak zengin olan küçük çocuk, dizilerde, çalışarak ailelerin geçimini üstlenen kahraman ve özgür çocuklar, ne yazık ki çocuklarımızı sokaktaki yaşama itiyor.”

Sokak çocukları ile ilgili problemleri çözmek adına yapılan organizasyonlar ilk meyvelerini vermeye başlamıştır. Rehabilitasyon merkezleri sayesinde çalışma hayatına atılan çocukların, buralarda başarılı olmaları ve bunun medya tarafından olumlu bir şekilde yansıtılması hepimizi sevindirmektedir. UNICEF ve Diyarbakır Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'nce organize edilen konferansa katılan çocuklar medyaya “bize sokak çocuğu demeyin, çalışması zorunlu çocuk deyin” uyarılarında bulunmuşlardır. Bunun yanında, zararlı televizyon programlarının da kaldırılmasını isteyen çocukların isteklerinin en yakın zamanda eylem planıyla hayata geçirilmesi işin çalışmalar başlatılmıştır.  Çocukların istekleri medyada yer alan haberlerin, hatta yayın politikasının yeniden gözden geçirilmesi gerçeğini ortaya koymuştur. Ayrıca yapılacak eğitici ve yararlı programlarla sokak çocuklarının hayata kazandırılmasında daha iyi sonuçlar alınabilir.       

 

Çocuklarımızı Medyanın Ve Özellikle Televizyon Ve İnternetin Zararlı Etkilerinden Korumak Adına Alınacak Tedbirler
Medyadaki olumsuzlukların etkilediği çocukları, bu olumsuzluklardan kurtarmak için, mutlaka çeşitli yollar geliştirilmedir. Bu konuda hem aileye hem eğitimcilere hem uzmanlara hem de medya mensuplarına ciddi vazifeler düşmektedir. Ebeveynler medyada izlenecek programları dikkatlice seçmeli; programları çocuklarıyla beraber izleyip tartışmalı; medyaya eleştirisel bakmayı sağlamalıdırlar. Elektronik ekranlar bir çocuk bakıcısı gibi kullanılmamalı, önünde geçirilen zamanlar mutlaka sınırlandırılmalıdır. Güzel ve eğitici örneklerle çocuklara rehber olunmalıdır. Aileler medyanın yaşamlarındaki olumlu ve olumsuz etkilerini tartışarak belirlemeli ve ona alternatif oluşturarak çocuğa en doğrusunu sunmalıdır.   

Çok küçük yaşlarda (2–3) çocuğun 20 dakikadan fazla ekran karşısında kalmasından sakınılmalıdır. Sonraki yaşlarda ise kademeli olarak ayarlanmalı ve artık düşünme melekelerini geliştirecek video ve kasetler seyrettirilmeye başlanmalıdır. Evin birçok odasında televizyon ve bilgisayarın olması da sinsi tuzaklardan biridir. Ayrıca seyir esnasında konforlu bir mekanda veya devamlı yatak ve yorganla iç içe olmak çocuğu ciddi anlamda hantallaştırmakta ve hareketsizleştirmektedir. Ayrıca çocukları uzun süre ekran karşısında yalnız bırakmamak gerekir. Onlara eşlik edilmeli ve seyredilenlerin kritiği yapılmalıdır.
 
Devamlı suretle çocukların televizyondan olumsuz etkilendikleri söylemekte ve bunun için anne babalara çok iş düştüğünden bahsetmekteyiz. Fakat maalesef çözüm olması gereken ebeveynler bazen sorunun kendisi olabilmektedirler. Televizyon bağımlısı çocuk yerine televizyon bağımlısı anne-baba da çözülmesi gereken bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır .bu problemi yaşayan anne-babalar çocuklarına nasıl ve ne şekilde bir televizyon eğitimi verebilirler bunu da düşünmek gerekir.

Eski Milli Eğitim Bakanlarımızdan Avni AKYOL’ UN şu cümlesi sanırım anlatılmaya çalışılanları özetleyecek niteliktedir: “Televizyonuna sahip olamayan milletler geleceğine de sahip olamaz.” 

Toplumumuzun ormanları, madenleri, denizleri gibi hayati kaynağı olan çocukları korumak için alınacak önlemler artık olmasa olmaz bir hüviyet kazanmıştır. Nasıl yolculuk esnasında çocukların ön koltukta oturmama zorunluluğu varsa veya yolculuk esnasında emniyet kemeri takma zorunluluğu varsa, aynı şekilde televizyonun olumsuz etkilerinden kurtulmak için de bazı programların yayın zamanlarını ayarlayarak önlem alınabilir. Bu konuda program yapımcılarına ve yayıncılarına önemli sorumluluklar düşmektedir. Onlara sorumluluklarını hatırlatmada bilinçli tüketiciler olarak anne babalara da görev düşmektedir.  
 
Günümüzde, Türk televizyonlarının sunmakta olduğu çocuk programı sayısı son derece azdır. Ayrıca sunulmakta olan çocuk programları kültürümüze özgü senaryoları içermek yerine Batı ülkelerinden alınan dizilerin aktarılması şeklinde gerçekleştirmektedir. Ülkemizdeki çocuk programlarının hiçbiri, uzman pedagog ve psikologların işbirliğiyle hazırlanmadığından, eğitsel değerleri de ne yazık ki yetersizdir. Oysa bir çocuk programının yapımında, teknik açıdan kameraman ne kadar gerekli ise, eğitimsel açıdan da pedagog o kadar gereklidir. Çocuklar için dışarıdan alınması planlanan dizi ve çizgi filmler, öncelikle uzmanlar tarafından değerlendirilmeli, uygun görüldüğü takdirde satın alınmalıdır. Bir programın çocuklardaki olumlu ve olumsuz etkisini görebilmek üzere, program yayına girmeden önce, seçilmiş bir denek grubuna gösterilmeli ve alınan tepkiler değerlendirilmelidir.  
Televizyonda çıkan reklamlar da, tıptı diğer programlar gibi seçilerek çocuklara izletilmelidir. Reklamlar asla küçümsenmemelidir. Çünkü içerisinde çocukların dünyasına hitab eden sayısız motifler bulunabilmektedir. Kısa ve geçişlerin hızlı, müzik ve görsel unsurlarla süslenmesi, çeşitli çizgi film kahramanlarının yayınlanan reklamda boy göstermesi, dikkatin daha fazla ona verilmesine olanak sağlamaktadır.
 TV programları için gösterilen hassasiyet daha fazlasıyla reklamlara gösterilmelidir. Reklamlar tüketimi körüklediği ve çocukları önü alınmaz isteklere götürdükleri için, aile bütçesini de sarsacak zararlara yol açabilmektedir. Bu da reklamın aileye yansıyan olumsuz yönüdür.
Reklamlar '' her ne olursa olsun yeter ki bize para kazandırsın '' felsefesiyle değil de, toplumun genel yararı göz önüne alınarak tüketim çılgınlığının, dolayısıyla ahlakî ve kültürel yozlaşmanın önünü alma duyarlılığı ile hazırlanmalıdır. Toplumu yanıltmaksızın reklamlar yapılmalı ve kaliteyi TSE yapmalıdır.

 

SONUÇ

Günümüzde medya ve medyanın birer organı olan iletişim araçları son derece gelişmiştir. Buna bağlı olarak ta talepler aynı hızda artmış ve karşılanması zor bir hal almıştır. Yenilikler akıl almaz hızda ilerlemektedir. Birkaç sene önce bir konu hakkında bilgisi olan birisi, aradan çok fazla zaman geçmeden bilgisinin yeterli olmadığını hissetmektedir.

 Bu hareketlilikten en çok etkilenen muhakkak ki çocuklardır. İstedikleri zaman istedikleri bilgiye çok kısa bir zaman da ulaşacakları teknik donanım çevrelerinde hazır bulunmaktadır. Bunun yararları hepimizce bilinmektedir. Fakat zararlı yanları, her zaman zararının önünde olmuştur. Çocuklar karşılarına geçtikleri renkli dünyaya çabuk alışıp onlar gibi olma yolunda çaba sarf etmektedirler. Bu etkiyi yapan sadece renkli dünya değildir tabiî ki. Bunun yanında arkadaşları, ailesi, sokağı, okulu ve onunla etkileşim halinde olan her şey onun üzerinde bir şekilde etkilidir. Bu silsilede mutlaka birisi daha suçlu olacaktır ve o da çocuğa en yakın ve en uzak konuma birden sahip olan iletişim araçlarıdır.

 Medyanın ve iletişim araçlarının çocuklara kazandırdıkları olumsuzlukların mutlaka bir noktada son bulması ve bu sistemin yayarlı hale getirilmesi gerçekleşmeyecek bir düşünce değildir.
 Her şeyden önce yasaklar hiçbir şeyin çaresi olmaz. Çareleri yasaklara mahkum etmemek gerekir. Zaten bir cazibesi olan yayın organları nasıl olurda iyiye ve güzele kanalize edilebilir, onun muhasebesi yapılmalıdır. Sanıyorum bunlara kavramlardan başlamak gereklidir.
Televizyonda veya başka bir yayın organında yayınlanan objeye “dini” sıfatının vurulması, adeta maça bir sıfır mağlup başlama anlamını taşımaktadır. Zaten medyada var olagelen din ve dindar hakkında olumsuz yargı , anında o obje içinde geçerli duruma gelmektedir. Bu konuda Batı, filmlerine kendi kültürünü, kilisesini,rahibini, duasını, haçını nasıl monte etmişse bizim de aynı şekilde bir yol takip etmemiz gayet yerinde bir politika olacaktır.
 Yapılan yayınların, hep Batı kültürünü yansıtması o kültüre karşı ciddi bir sempati uyandırmıştır ve bu bizi kültürümüzden uzaklaştırmıştır. Oysaki onların mücadelelerine beş basan hadiseler bizim tarihimizde fazlaca yaşanmıştır. Fakat biz bir Kurtuluş Savaşını, İskoçlar kadar iyi işleyememişizdir, bir Çanakkale zaferini, Normandiğa Çıkarması kadar güzel anlatamamışızdır. Kutlu doğumu, Noel gibi çekici hale getirememişizdir. Burada tarihimize sahip çıkamayışımızın yanında bu konular hakkında cehaletimizin de olduğu ortadadır. Teknik donanım eksikliğimiz cehaletimizle birleşince ortaya değersiz ve insanlara itici gelen eserler ortaya çıkmaktadır. Ama insanımız, her zaman emeğe karşılığını vermesini bilmiştir. Masala Peygamber Efendimiz yaşadığı dönemi anlatan “Çağrı” , vatan müdafaasını işleyen“ Kurtuluş”, “Ömer Muhtar” gibi filmler, hitab ettikleri kesimlerce çok fazla beğenilmiş ve bu yönde çalışmalara örnek teşkil etmişlerdir.
 Bu alanda materyalimiz o kadar fazladır ki, eğer sahip olduğumuz materyaller, yöntem ve tekniklerine uygun çocuklarımıza sunulursa, örnek bir nesil yetiştirmek hiç de zor görünmemektedir. Türk masalları, destanlarımız, halk hikayelerimiz, efsanelerimiz, menkıbelerimiz ve bilgi birikimimiz, görüntülü, sesli, müzikli çocuk dizileri, çizgi filmler ve temsiller halinde yayınlanması, bir çok güzelliği de beraberinde getirmesi açısından önemli atılımlar olacaktır.     
 
 Bu yeniliklerin yapılmasında yetişmiş eleman eksikliği de zamanla aşılacak bir problemdir. Yapılacak çalışmaların maliyetinin yüksek olması en önemli engeldir. Belli amaçlar uğruna yapılacak işlerin önüne kesinlikle maddiyat geçmemelidir. Zaten yapılan çalışmalar bir şekilde mutlaka meyvesini verir.
 Yapılacak çalışmaların uzmanlarca oluşturulan kurullarca hayata geçirilmesi ve takip edilmesi, ürünü daha değerli kılacaktır… Değerliyi elde etmek kadar değerli kakabilmekte önemlidir.   

Eyüp Özcan
Sakarya Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri  A.B.D.
Din Eğitimi Bilim Dalı
Sakarya 2006






KAYNAKLAR

*AKTAŞ Diltaş, Çağımızın Sahte Kahramanları, Diyanet Aylık Dergisi Şubat 2006, sayı 182

*ALTUNTAŞ Halil, Yapay Seyirlik Kültür Ve Ahlaki Değerler, Diyanet Aylık Dergisi Şubat 2006

*ANADOL Cemal, Televizyon Yayınlarının Milli Kültürümüze Etkileri, Türkiye Milli Kültür Vakfı Yay. İstanbul 1992

*ARPAGUŞ Hatice, Popüler Kültür Ve Açmazları, Diyanet Aylık Dergisi Şubat 2006, sayı 182

*BAYRAK Emrullah,  UNICEF ve Diyarbakır Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'nce organize edilen konferans, 02.12.2006 Zaman Gazetesi

*BRUNET Chiristine / Anne- Cecile Serfati, 1–7 Yaş Arası Çocuğun Eğitimi, Çocuk ve Aile Kitapları Yay. Ankara 2000

*DOĞAN Mehmet, Kitle Haberleşme Vasıtaları Ve Din Eğitimi, Türkiye I. Din Eğitimi Semineri, İlahiyat Vakfı Yay. Ankara 1981

*GÖRMEZ Kemal / GÖKA Erol, Çocuk ve Çevre, Çocuk Vakfı Yay., İstanbul  1993

*GÜLER Halit, Medyada İslam Ve İslam İmajı, Gençlik Ve Din, Diyanet Vakfı yay. Ankara 2005

*KARACOŞKUN M. Doğan, Bireysel Ve Toplumsal Çözülmede Televizyon Faktörü Üzerine Düşünceler, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi

*KEJANLIOĞLU Beybin, Medya ve Toplum, BİA Yerel Medya Eğitim Programı, Ankara 2001

*KIVANÇ Taha, Kulis, Yılbaşı Televizyonu, Zaman 02.01.1991

*KÖSE Ruhi, Uzman Gözüyle Çocuk-Medya, 17.09.2006, www.maksimum.com

*MİROĞLU İsmet, Batının İslamiyet’e Bakışı, 23 Kasım 1996, Türkiye gazetesi

*NALÇAOĞLU Halil, Medya ve Toplum, Ips İletişim Vakfı Yayınları, İstanbul. 2003

*ÖNDER Alev, Ailede İletişim, Mompa Kültür Yay., İstanbul 2004

*ÖZDEMİRCİ Harun, Din Eğitiminde Yayın Faaliyetlerinin Önemi, Karşılaşılan Problemler Ve Çözüm Yolları, Yaygın Din Eğitiminin Sorunları Sempozyumu, İlahiyat Bilimleri Vakfı yay. Kayseri 2003

*PARSA Alev Fatoş, Çocuk Ve Bilgisayar Oyunu Mu? İki Kere Düşünün, Diyanet Aylık Dergisi Şubat 2006, sayı 182

*TOPRAK Hicret Kiraz, Değerler Dünyası ve Çocuklarımız, Diyanet Aylık Dergisi Ekim 2006, sayı 190

*YAVUZER Haluk, Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 2003

 

Okunma 3504 defa
Son Düzenlenme Salı, 09 Eylül 2014 00:48
Bu kategoriden diğerleri: Almanya’da İslam Din Eğitimi »
Yorum eklemek için giriş yapın

Twitter Mesajları

Siteyi Beğen