Hesabına Giriş Yap

Kullanıcı Adı *
Şifre *
Beni Hatırla

Hesap Oluştur

Yıldızla işaretlenmiş alanların doldurulması zorunludur! (*) are required.
Ad *
Kullanıcı Adı *
Şifre *
Şifreyi Doğrula *
E-mail *
Email Doğrula *

Nurullah Bora

Font Size

SCREEN

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Vahdet-i Vücud

Öğeyi Oyla
(1 Oyla)
Yazan  Nurullah BORA | Kategori: Makale

Şeyhü-l Ekber ismiyle anılan Muhyiddin İbn Arabi’den günümüze kadar devam etmiş ve şiddetli tartışmalara konu olmuş olan vahdet-i vücud meselesi İslam düşünce tarihinin önemli konularındandır.

Konunun önemi , varlık , insan ,Allah arasındaki ilişkiyi açıklaması ve daha önceki düşüncelerden çok farklı düşünceler ileri sürmesinden kaynaklanır.Değişik tarihlerde değişik yoğunluklarda tartışma konusu olmuş olan vahdet-i vücud,bazı İslam alimlerinin İbn Arabi’yi tekfir etmesine dahi neden olmuştur.

Günümüzde bu konu eskisi kadar tartışılmamaktadır.Bunun sebebi de İslam alimlerinin tasavvufun bir “hal ilmi” olması nedeniyle konuyu tartışmaya sıcak bakmamalarıdır.Buna rağmen yine de tartışmalar tamamen sona ermemiştir;çünkü bu konuda hem reddeden tarafın hem de savunan tarafın güçlü dayanakları vardır.Bu sebepten taraflar arasında haklı-haksız ayırımına gitmek çok doğru bir yaklaşım biçimi olmayacaktır.

Bu makalede vahdet-i vücud meselesi ele alınarak çok kapsamlı olan bu konu öz bir biçimde verilmeye çalışılacak panteizm ile arasındaki farklardan bahsedilecek ve konunun anlaşılması için dayandığı deliller ve karşı görüşler de verilecektir.Bunların konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağına inanarak vahdet-i vücudun tanımıyla konuya giriş yapıyoruz..



1-VAHDET-İ VÜCUD

Arapça iki kelimenin: “vahdet” ve “vücud” kelimelerinin terkibinden meydana gelen bu kavram İslam tasavvufunda varlığın birliğini savunan bir düşüncedir. Bu düşünce Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilmiştir ve Allah'ın varlığının zorunluluğu esasına dayanır. Buna göre varlık birdir ve bu da Allah'ın varlığıdır. Bu varlık şu özelliklere sahiptir: Varlığı zorunludur ve öncesizdir . Biçimi , sınırı yoktur Çokluğu , değişmeyi ve bölünmeyi kabul etmez.Bu varlğa mutlak varlık denir,bu da Allah(c.c)’dır.Evren,yaratılmış şeyler O’nun yansımalarıdır,Allah(c.c) ise bu yaratılmışların özüdür.(Bu sebepten Hallac “ene-l hak” demiştir.) Tüm evren, Allah'ın varlığı nedeniyle var olur.

Allah'ın varlığı, mutlak varlık olmasından dolayı bilinemez. Bilinebilecek olan şey, varlık ile var olan biçimlerdir.Allahın varlığını varlık mertebelerinde kavrayabilir, anlayabiliriz.Tarikatler ve tasvvufçular da işte bu kavrayışın yani Allah’ı kavramanın peşindedirler.Varlık âlemi(şu anda gördüğümüz çevremizdeki varlık ,evren) geçici ve yok olucudur,varlığı Allah’a bağlıdır. Nesnelerin gerçeklikleri kendilerinden dolayı dolayı değildir,Allah’ın varlığına bağlı bir gerçeklikleri ve varlıkları vardır,varlıklarının özünde yokluk vardır. Ama bu yanılsamanın neden olduğu bir yargıdır. Allah'ın varlığında görünen suretler, gerçekte bir hayaldir.bu nesnelerin varlık olarak görünmeleri akıl ve duyulara göredir.

Kainat ,Hakk’ın aynısı değil aynasıdır.İbn Arabi kainatı Allah’tan ayrı görmemekte ve bunu iki yönden ispata çalışmaktadır.Bu yönlerden biri kendinde vücuda sahip olan ve dolayısıyla mevcud olan Allah yönü,bundan anlaşılan Allah’ın vacibü-l vücud olması ve varlığının gerekliliği sonucu olan yönü,ikincisi ise kendinde bir vücuda sahip olmayan ve dolayısıyla mevcut bulunmayan alem yönüdür.Bununla beraber hangi yönden bakılırsa bakılsın,hangi yönden hareket edilirse edilsin ulaşılacak sonuç şudur:O ‘ndan başka hiçbir şey kendi başına var değildir.Alemin varlığı O‘na bağlıdır.

Allah'ın ilminde, kendi zatının, fiillerinin, isim ve sıfatlarının suretleri vardır. Çünkü Allah, zatını, fiillerini, isim ve sıfatlarını bilmektedir. Ayan-ı sabite, Allah'ın isim ve sıfatlarının suretleridir öbür taraftan da varlıkların gerçeklik ve dayanaklarıdır. Bu gerçekliklerin dış dünyada varlık kazanmaları Allah’ın tecellisiyle olmaktadır. Bazı sabit greçeklikler de dış dünyada varlık kazanmamışlar bunlara da gayri me'cul denir.

Vahdet-i vücud , varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semavî ve beşerî dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın birer tecellisidir, dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah'ın bir tecellisine ibadet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli suretlerde görünen tek bir Allah'a ibadet etmektedirler. Bu düşünceye göre; "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın zatı oradadır" (el-Bakara, 2/115) âyeti de buna delalet etmektedir.



2-PANTEİZM

Panteizm kelimesi herşey demek olan “pan” ve Allah demek olan “teos”kelimlerinden oluşmuştur.Panteizm yaratanla yaratılanın birliğine inananların felsefi görüşüne verilen isimdir.Bu görüştekilere göre Allah mevcud olan şeylerin hepsidir.Gerçek olan Allah’tır,alem sadece bazı görüntülerden ibarettir.

Panteizme göre; Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Tanrı - Evren - İnsan ayırımı yoktur. Böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez. Evreni algılayış biçimi olarak Panteizm, Hindu, Buda dinlerinde hayal gücü geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm ise, eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans'tan sonra Giordano Bruno (1548-1600) ve Spinoza (1632-1677) tarafından temsil edilmiştir. Düşünsel kökü Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanan Panteizmin ileri sürdüğü “Evrenin Ruhu Anlayışı”, Hegelciliğ’i ve Spinozacılığ’ı doğurmuştur.

Tek Tanrılı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem, Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta (insanda) bulunur.

Antikçağ Grek Stoacıları, Yeni Platoncular ve Doğunun Vahdet-i vücut anlayışı, Yahudilerin Kabalası gibi çeşitli felsefî biçimlere bürünen bu inanç, çağımıza kadar süregelmiştir. Panteist olarak adlandırılan bazı Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman düşünürler vardır. Ancak, Panteizmi üç semavi din genelde reddetmektedir.

Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak “her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu, “sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Özetle, Vahdet-i Mevcut, son tahlilde Ateizmden, Tanrı tanımamaktan başka bir şey değildir. Vahdet-i Vücut yaklaşımında, Tanrı yaratılmışların hiçbirine benzemez ve bu inanç eşyanın hakikatini Tanrı’da görür oysa, Panteizmde fiziki evrenin kendisi Tanrı’dır. Panteizme göre evrenin toplamı Tanrı’dır ve evrenin dışında gizemcilerin savundukları gibi bir Tanrı yoktur. Açıkçası her zerre onun kendisidir. Gizemciliğe göre de, her zerre İlahi güzelliği yansıtan bir ayna ve araçtır. Evrenin yaratılış nedeni, Tanrı’nın güzelliğini yansıtmak ve göstermek içindir.

Panteizm dört çeşittir: a)Revâkiler b) İskenderiyye okulu, c-d) Spinoza ve Hegel sistemleri.

a. Revâkiler: Alemde var olan herşeyin maddi,cismani oladuğunu kabul eden bu akımın mensupları bununla beraber sonsuzu tamamen inkar etmemişlerdir.Onlar varlıkların,akılda ortaya çıkışı ile akli,histe ortaya çıkışı ile maddi olduğunu savunmuşlardır.Bunlara göre kainat görülen sonradan meydana getirilmiş bir vücuddan ve etken bir ruhtan oluşur.

b. İskenderiyye Okulu:Bu görüşün mensupları Allah’ın önce vücudu,sonra aklı,son olarak kudreti bulunduğunu kabul ediyorlardı.Aklı kudret ve hayattan önce getirdikleri gibi,niteliği olmayan varlığı da aklın önüne geçirmişlerdir.Bu ekole mensup kişiler,”kâinat,ilahi hakikat yönüyle düzenlenmiş,görülen alem de Hakk’ın suretidir” demektedirler

c.Spinoza ile Hegel: Bu iki filozofun panteizm sistemleri birbirinin aynıdır.Ancak Spinoza’nın cevher dediği şeyi Hegel düşünce şeklinde isimlendirmektedir.Her şey düşünceden ortaya çıkar ve yine düşünceye döner.Bu iki filozof bazı yerlerde birbirlerinden ayrılsalar da sonsuzla sonluyu kabulde ve eşyanın bu iki aslını,mecburi bir gelişme kanununa uygun olarak bir çözüme götürmede birleşmektedirler.



3-VAHDET-İ VÜCUD VE PANTEİZM ARASINDAKİ FARKLAR

Yukarıdaki panteizm tanımlaması ve tasnifinden çıkan sonuca göre panteizm ile vahdet-i vücut görüşü arasında belli başlı farklar ortaya çıkmakta ve vahdet-i vücudun panteizmle aynı manaya gelmediği görülmektedir. İslam tasavvufundaki vahdet-i vücudla panteizm arasında kısaca şu farklar vardır:

1.En başta vahdet-i vücud vahye yani Kur’an’a dayandırılırken Panteizm tamamen beşer ürünü olup akıl yürütme sonucu ulaşılmış bir üründür.

2. Vahdeti vücutta taayyun ve eşyanın hakikati Hak; fakat teayyun ve eşyaya Hak denilmez. “Hak Hak’tir ve eşya eşyadır” cümlesi sık sık söylenir. Panteistler ise eşyanın taayyunatına Hak derler.Yani

3. Vahdeti vücut hal ilmidir. Herkes yaşayamaz kavrayamazken panteizm bunu aksine akil mahsulü bir kabuldür. Veya şöyle denilebilir: Vahdet-i vücuda zevken vakıf olanlar Hakk’i hem tenzih, hem de teşbih ederler. Panteistler ise yalnız tenzih ederler.

4. Vahdet-i vücudu zevken müşahede edenler arasında ihtilaf olmazken, panteistler arasında şiddetli ihtilaflar mevcuttur. Hisler insanları tek fikre yönlendirir zihni kuvvetler yöneltmez.

5.Tasavvuf erbabı,islamî akîdelerin usulünü kabulde ittifak halindedirler.Vahdet-i vücud fikrini de bu inanca uygun bir tarzda kabul etmişlerdir .



4-VAHDET-İ VÜCUDA DELİL TEŞKİL EDEN AYETLER VE HADİSLER

 

a. Ayetler:


1) Şimdi bana, ektiğinizi haber verin. (Vakia,63) Ya içtiğiniz suya ne dersiniz (Vakia, 68) Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. (Vakia, 83.84.85.)
2) Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O mutlak güç ve kudret sahibidir. (Al-i imran,6)
3) De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, Rabbinize döndürüleceksiniz. (es-Secde,11)
4) Allah’ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah’ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hala bilmezler mi? (Tevbe,104)
5) Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim!Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın. (Taha,12) Buyurdu ki korkmayın, çünkü ben (Allah) sizinle beraberim; işitir ve görürüm. (Taha,46)
6) Allah, göklerin ve yerin nurudur. (Nur,35)
7) Allah ile birlikte başka bir tanrıya tabip yalvarma! O’ndan başka tanri yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz. (Kasas 88)
8) Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Nisa,4/126)
9) Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na dayan!Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir. (Hud, 123)
10) And olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf, 16)
11) Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz. Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O her an yaratma halindedir. (Rahman,23., 29.)
12) Doğu da Allah’ın batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır. (Bakara, 115)
13) Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. (Bakara, 186)
14) And olsun sizi imtihan edeceğiz. Ta ki içinizden mücahitleri, sabır ve sebat edenleri bilelim. (Muhammed, 31)

b. Hadisler:

1) Kimse, ey geçen zamanın (sebep olduğu) hayal kırıklığı demesin, zira zaman benim, geceyi gündüzü gönderen benim, istersem onların tutarım (durdururum)
2) Allah kıyamet günü; ey ademoğlu hasta oldum, beni dolaşmadın, der.Kul, ey Tanrım! Sen alemlerin Rabbi olduğun halde ben seni nasıl dolaşırım, der. Allah: Bilmiyor musun ki falan kulum hasta oldu, onu dolaşmadın, bilmiyor musun ki eğer onu dolaşsaydın beni onun yanında bulurdun.Ey ademoğlu senden yiyecek istedim, beni doyurmadın, der. Kul Tanrım! Sen alemlerin rabbi olduğun halde ben seni nasıl doyururum, der. Allah, bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi, sen onu doyurmadın, bilmiyor musun ki eğer onu doyursaydın bunu benim indimde bulacaktın, der. Allah: ey ademoğlu senden su istedim,bana su vermedin, der. Kul: ey Tanrım, sen alemlerin rabbi olduğun halde ben sana nasıl su verebilirim, der. Allah : bilmez misin ki falan kulum senden su istedi vermedin, eğer ona su verseydin bunu benim yanımda bulurdun der.
3) “... Kulum nafileler ile daima bana yaklaşır, ta ki ben onu severim. O’nu sevdiğim vakit de onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...”



5-MUHYİDDİN-İ ARABİ’NİN ELEŞTİRİLEN GÖRÜŞLERİ



a. Ruhların Kadim Oluşu İddiası: İbn Arabi Füsus’taki Hz. Adem’le (a.s.) ilgili bölümünde: “Hz.Adem aynı zamanda sonradan yaratılan insandır, sürekli bir yetişme ve gelişme içindedir bu sebepten ebedidir” diyor. Oysa ki yüce Allah evveldir, her şeyin yaratıcısıdır.Kur’an’daki bir ayette şöyle buyuruluyor:“Göklerin ve yerin askerleri Allah’ındır.”(Fetih: 48/4)Yani yerde ve gökte varolan her şey hem mülk olarak hem de yaratılmaları bakımından Allah’a (c.c.) aittir.

b. Allah’ın (c.c.) Sıfatlarını Mahlukata benzetmeleri: İbn Arabi Hz.Adem’in (a.s.) durumuyla ilgili bölümde : “Biz hakkı hiçbir zaman herhangi bir vasfıyla gereğince anlatamadık. Ancak bizim bu anlattığımız tıpkı o niteliği haykıranlar gibidir. Gerçekten Hak bizzat kendi zatını bize tanıttı. Ne zaman ki biz onu müşahede ettik, biz bu durumda yalnızca kendi kendimizi müşahede etmiş olduk. O da ne zaman bizi müşahede ettiyse bizzat kendisini müşahede etmiş, görmüştür" Ancak bu düşünceyi akıl süzgecinden geçirdiğimizde ezeli ebedi olan Allah’la noksan sıfatlı insanı biririyle ilişkilendirmek mantıken uygun değildir. Ayrıca sonradan meydana gelmiş bir varlık nasıl olurda kadimlik sıfatını alabilir. Genelde İslam alimleri : “Bu sıfatlar yüce Allah’ın ne aynısıdır, ne de gayrısıdır.” görüşünü savunurlar. Yüce Allah’ın sıfatları yaratılanların sıfatları gibi değildir. Şurası bilinen bir gerçektir ki, Hak ehli yüce Allah’ın zatının ve sıfatlarının tamamını idrakten aciz olduklarını itiraf ediyorlar. Öyle ki yüce Allah ile O’nun yarattıkları arasında asla bir benzerlik yoktur. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Onlar bilgice O’nu kavrayamazlar (ne O’nun zatını kavrayabilirler, ne de bildiklerini ihata edebilirler.)”(Ta-Ha: 20/110).“ Gözler O’nu görmez.” (En’am: 6/193) “Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”(İsra: 17/85) Hatta Ebu Bekir Sıddık da (r.a.) şöyle söylemiştir: “Bir kimsenin kendisinin acizliğini kavramış olması, o kimseye idrak olarak yeter.”

c. Kafirlerin Azabının Lezzete Dönüşeceği İddiası: “Fütuhat” adlı kitapta Hz. İsmail (a.s.) ile Hz. Eyyub (a.s.) bölümlerinde: “Doğrusu her ne kadar kafirler Cehennem ateşinden çıkarılmayacaklarsa da, nihayet bu iş sonuçta azap olmaktan çıkacak, tatlı bir hal alacaktır. öyle ki bu cehennemlik kafirler tıpkı cennetliklerin güzel nimetler içinde lezzet ve haz duydukları gibi, ateşten ve kaynar sudan haz alacaklardır” demektedir.Bu söyledikleri Kuran’ın (c.c.) şu ayetleriyle çelişmektedir: “Orada (Cehennem ‘de) ebedi olarak kalacaklardır.”(Ahzab: 33/65)“Cehennem ateşinden çıkmak isterler, ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azap vardır.”(Maide: 5/37) “Onlara acı bir azap vardır.”(Bakara: 2/10) “Kendilerinden Cehennem azabından birazı bile hafifletilmez.(Fatır: 35/36) “Şimdi tadın (yaptıklarınızın tadını), artık size azaptan başka bir şey arttırmayacağız.”(Nebe’: 78/30) “Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz.” (Nisa: 4/56) Şayet kişinin azab çekmesi, hazza dönecekse, bu takdirde, yanan ve yakılan derilerin yeniden sürekli azabı tadabilmesi için yenilenmesine gerek kalmaz. Dolayısıyla tevilcinin tevilinin yanlış olduğu da anlaşılır. Güya yüce Allah: “Halidine fiha: Yani ateşte sürekli, ebedi kalacaktır” buyurdu da: “Halidine fihi: yani azapta kalacaktır” buyurmadı tarzındaki yorumunun da yanlışı böylece ortaya çıkmış bulunmaktadır.” “Orada (Cehennem) ne ölür, ne de yaşar.”(Ta-Ha: 20174) Yani cehennemlik olanlar Cehennem’de mutlu bir hayat geçiremezler. Dolayısıyla bu Muhyiddin Arabi’nin ileri sürdüğü azabın hazza dönüşmesi düşüncesini geçersiz kılmaktadır. Kaldı ki bu konu üzerinde bir de icma vardır. Kitap ve Sünnete dayanan icma, en kuvvetli delillerden kabul edilir

d. Firavun’un Mümin Olduğu İddiası: Muhyiddin Arabi “Fütuhat” kitabında Hz.Musa’ ya (a.s.) ait bölümde şöyle diyor: “Doğrusu Firavun’un mümin olarak tertemiz ve pırıl pırıl bir halde ruhu alındı" Muhyiddin Arabi bu ifadesiyle yüce Allah ile ilgili olarak: “Alemlerin Rabbi de kimdir?” (Şura: 42/23) diyen bir kafire Müslüman demiştir. İbn Arabi kitabının 62. bölümünde ise şöyle diyor: “Kafirlerden oluşan cehennemlikler dörttür: Bunlardan kimisi Firavun gibi Allah’a karşı büyüklük taslayanlardır.” Eğer umutsuzluk halindeki kafirin imanı ve yeis halindeki facirin tövbesi ahiret hayatında kendilerine yararlı olsaydı o zaman hiç kimse Cehenneme asla girmezdi ve ahiret hayatı da yaratılmazdı. Nitekim bu bir ayette de işaret buyrulduğu gibi iyiler tarafından bilinen bir gerçektir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Şüphe yoktur ki, kitap ehlinden olan her fert, ölümünden önce mutlaka İsa’ya iman edecektir.” (Nisa: 4/159)

e. Yüce Meleklerin Yaratılanların Tümünden Üstün Olduğu İddiası: İbn Arabi Füsus ‘ta Hz.Musa (a.s.) ile ilgili bölümde şöyle diyor: “İnsanlar, yer ve gök meleklerinden üstündür. Oysa yüce melekler insanlığın bu türünden daha hayırlıdırlar.” Bilindiği gibi, Allah’ın (c.c.) sevgili kulları, resullerdir. Bunlar, Cebrail, Mikail gibi meleklerin seçkinlerinden daha faziletlidirler. Hatta Ehl-i Sünnet alimleri, Hz.Muhammed’in (s.a.v.) tüm yaratıklardan üstün olduğunda icma etmiştir.

f. Herşeyin Allah Olduğu İddiası: Muhyiddin Arabi "Fütuhat” adlı eserinde: “Eşyayı icat eden (yaratan) ve bizzat o eşyanın kendisi olanı takdis ve tenzih ederim" diyor. Bu ifadeler yanlıştır.. Çünkü sonradan yaratılmış olan ile yaratan ve kaim olan ayrı şeylerdir. Bu bakımdan sözünün yanlışlığı nedeniyle kendisi bizzat şöyle demiştir: “O görünürde her şeyin aynıdır. Yoksa her şeyden yüce münezzeh olan Allah (c.c.) zatları bakımından eşyanın aynı değildir. “Yani O, O’dur. Eşya da eşya. Eşya sonradan var olmuştur. Nasıl olur da, eşya zuhur mertebesinde olsa bile ezeli vacibu’l vücud olan varlığın ayni olabilir. Allah’ın (c.c.) kendisi için bir nur var etmediği, nasıl olur da bir nur sahibi olabilir. Kaldı ki eşyanın görüntüsü ancak sıfat ve isimlerin tecelli bakımındandır. Ancak yüce Allah’ın zatına gelince gözler onu idrak edemez, hiçbir kimsenin ilmi onu ihata edemez. Yüce Allah, kainat varlığından gayrıdır. Çünkü Allah (c.c.) tüm yaratılanların yaratanıdır, sonradan yaratılan varlıkların da yaratıcısıdır. Allah’tan (c.c.) başkası bir mucide ihtiyaç gösteremezlik edemez. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah zengindir, sizler ise fakirlersiniz (Allah’a muhtaçsınız).”(Muhammed; 47/38) Yani öncelikle Allah’ın yaratıcı olduğunu, sonra onun yardımına muhtaç olduğumuzu unutmamak gerekir. O’nun yaratması olmaksızın bir şey olamaz, öncelikle bu bilinmelidir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “İki deniz bir değildir.” (Fatır: 35/12) “(Birinin suyu tuzlu, diğerinin ki tatlı olan) iki denizi birbirine kavuşmaları için salıvermiştir. Fakat aralarında bir engel vardır ki, birbirine karışıp suların özellikleri bozulmaz.” (Rahman: 55/19-20)Bunlar da göstermektedir ki, vacib olanın mümkün olması düşünülemez. Nitekim mümkün olan bir şeyin de vâcib olması olası değildir. Fakat aklı kıt olan kimse, aydınlıkta renkleri ayırt edemez. Nitekim şu ayet bu gerçeğe işaret eder:“Hakkı batılla karıştırmayın.”(Bakara: 2/42)Yani zatı bakımından O’nun hiçbir benzeri yoktur; Yine ayette şöyle buyruluyor: “O, hakkıyla işitendir hakkıyla görendir.” (Şura: 42/11)

g. Hz.Nuh’un (a.s.)Kavmi İçin İlahları Bıraktığı Oranda Saptığı İddiası: Muhiddin Arabi Hz.Nuh (a.s.) ile ilgili bölümde: "...sakın ilahlarınızı bırakmayın...”(Nuh: 71/23) ayetini şöyle yorumluyor: “Gerçekten onlar eğer ilahlarını bıraksalardı bu ilahlarını bıraktıkları oranda haktan bilgisiz kalacaklardı.” Bu görüş genel İslamî düşünceye uymayan bir düşüncedir.
h. Allah’ın (c.c.) Kendisine İbadet Ettiği İddiası: Muhiddin Arabi İbrahim (a.s.) bölümünde şöyle diyor: “O (Allah) bana hamd eder, ben ona hamd ederim. O bana kulluk eder, ben de ona kulluk ederim." Bu cümlelerden ilkinin manası bellidir. Çünkü “hamd etmek” demek, övgü ve sena anlamını taşır. Dolayısıyla yüce Allah dilediği kullarını över, sena eder. İkinci cümle genel İslam düşüncesine aykırıdır .

ı. Dinlerin birliği iddiası: Muhiddin Arabi, Hz. Hud (a.s.) bölümünde şöyle diyor: ‘Özellikle senin hususi bir şeyle kayıtlanmanı, bunun dışındaki şeyleri de inkar etmeni istemem, bu noktada seni uyarırım. Çünkü birçok hayırları hatta üzerinde olunan şeyleri kaçırırsın” Bu sözlerin yanlışlığı ortadadır. Çünkü bundan şu anlaşılmaktadır: Birbirleriyle zıt taifeler arasındaki farklı inançların tümü haktır. İtikatların tamamı da doğrudur.

j. Azap ve Mükâfatın Olmadığı İddiası: Muhiddin Arabi Hz. Şuayb (a.s.) ile ilgili bölümünde diyor ki: “Mükellef her an başkası olmaktadır, dolayısıyla kıyamette de dünyada var olduğunun aksi olarak haşrolacaktır. Bu itibarla azab ya da sevap itaatkar ve isyankar olanlar için söz konusu değildir.” Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:“Derileri pişip döküldükçe azabı iyice tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz.” (Nisa: 4/56)

k. Rasulullah’ın (s.a.v.) Veliliğinin, Nebiliğinden Üstüıı Olduğu İddiası:
Muhyiddin Arabi, Hz. Uzeyir (a.s.) bölümünde diyor ki: “Resulün (s a.v) veliliği, nebiliğinden daha değerlidir.” Resulün(s a.v) üzerinde tartışılan velayeti, nübüvveti dönemindeki veliliğidir. Fakat peygamberin nübüvvetten önceki velayeti nübüvvetinden efdaldir, denilemez. Çünkü veli peygamberden efdal olamaz. (Mustafa Kara , Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi , s.330-333)

Ayrıca diğer bazı mütefekkirler de İbn Arabi'nin görüşlerini ileri sürdükleri bazı sebeplerden dolayı farklı yönleriyle eleştirmişlerdir: Erol GÜNGÖR, İslam Tasavvufunun Meseleleri isimli kitabında Muhyiddin İbn Arabi'nin tasavvufun eski ahlâki muhtevasını metafizik muhteva ile değiştirdiğini ve bununla kalmayıp onu ahlâki muhtevadan mahrum bıraktığını söylemektedir.İslam'ın tevhid akidesinin Allah'ın birliğini hedef aldığını, varlığın birliğini ortaya koymadığını söylemektedir.muhyiddin ibn arabinin islami metinlerde yaptığı yorumlardan sonra bunların tanınamaz hale geldiğini söylemektedir.Erol Güngör islam alimleri arsında onun çok eleştirilmemesinin sebebi olarak da onun fikirlerinin anlaşılmazlığı ve yüksek düşünce ürünü olan görüşlerine karşı duyulan hayranlığa bağlamaktadır.( Prof. Dr. Erol Güngör , İslam Tasavvufunun Meseleleri , s. 75-76)

 

SONUÇ

Vahdet-i vücud'un tarifi, Panteizm’in tarifi ve bunlar arasındaki farklar vahdet-vücud'un Panteizm ile aynı olduğu eleştirisini ortadan kaldırmaktadır. Fakat, bu farka rağmen vahdet-i vücud görüşünün sadece bu sebepten dolayı eleştirilmediğini, bunun dışında islâmî akâid ve tevhid anlayışına uymadığı için de birtakım eleştirilere uğradını görüyoruz.

Vahdet-i vücud görüşünü eleştirenlerin, bu eleştirilerinin delillerini ayet ve hadisten getirmeleri işin daha da çıkmaza girmesine sebep olmaktadır. Bu delillendirmenin yanında vahdet-i vucud görüşünü savunanlar da bunun bir 'hal işi' olduğunu, bunu ancak yaşayanların bilebileceğini ve yaşamayanların bunun hakkında görüş beyan etmelerinin doğru olmadığını söylemektedirler. Durum böyle bir yapı arzedince taraflar arasında haklı- haksız ayırımına gitmek doğru olmaz.Bunun yerine tarafların olaya bakış açılarını değerlendirmemiz daha doğru olur.İslam akâidine uygun düşünen bir alim ile,bunu yaşadıklarını söyleyen mutasavıfların bakış açısı birbirinden çok farklıdır.Kendisine keramet ithaf edilen İbn Arabi'nin haksız olduğunu söylemenin onu yalancı diye tavsif etmekten bir farkı olmayacağı da ortadadır.Bu konunun, sadece İslam alemini değil bütün dünyanın teveccühünü kazanmış olan Mevlana'yı da etkilediğini düşündüğümüzde işin 'hâl' tarafının yabana atılmaması gerektiği anlaşılır.

Konu ile ilgili eserler okundukça, eser hangi tarafı destekliyorsa tarafgirlik bakımından meyil de o tarafa olmakta ve ne bir uzlaşma ne de bir üstünlük durumu ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak vahdet-i vücud meselesi 'hâl' konusunda düğümlenmektedir ve tasavvufi makamlardaki istiğrak halinin böyle bir düşüncenin ortaya çıkmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır.Bu makamdaki bu düşüncenin de bir üst makamda başka durumların,hallerin müşâhadesiyle değişebileceği anlaşılmaktadır. Çünkü sonuçta bu halleri yaşayanlar da insandır.Bu düşünceyi yakın dönemin önemli mutasavvıflarından olan Said-i Nursi Hazretleri ve onun gibi bir çok mutasavvıfın paylaşması bu düşünceyi daha da kuvvetlendirmektedir . Bu şekilde bu düşüncenin sadece bir hâlin yansıması olarak değerlendirilmesi ve realist düzlemde ele alınmaması fikri belirginleşmektedir.Bu fikir bir oranda uzlaşmacı bir yapı da içermektedir.



KAYNAKÇA


Kam, Ferit, Vahdet-i Vücud, Ankara: DİBY., 1994.
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul:MÜİFY., 2001.
Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi
İsmail Fenni Ertuğrul,Vahdet-i vücud ve Muhyiddin İbn Arabi
M. Ali Ayni ,Muhyiddin İbn Arabi’yi Niçin Severim
İslam Ansiklopedisi Muhyiddin İbn Arabi Maddesi
Muhyiddin İbn Arabi , Füsusu-l Hikem
Hüseyin Kurt, “Mehmet Elif Efendi’de Vahdeti Vücud Anlayışı”, Tasavvuf Dergisi, sayı:11, Temmuz-Aralık, Ankara: 2003.
Nurettin Topçu ,Mevlâna ve Tasavvuf
Erol Güngör,İslam Tasavvufu’nun Mesleleri

Okunma 3513 defa
Son Düzenlenme Cumartesi, 09 Ağustos 2014 02:34
Bu kategoriden diğerleri: « Tez Özeti
Yorum eklemek için giriş yapın

Twitter Mesajları

Siteyi Beğen